NERMİN AYDURAN

NERMİN AYDURAN

Mail: [email protected]

Muştucu

Muştucu

Geçen kıştı. Kimi zamanlar, yaz gelse keşke hemen diyorduk sabırsızca.Gitmeyi görmeyi istediğimiz yerleri düşünüp, tahayyülünü ederekodamızda otururkensanki gidip mutlu oluyorduk.Durup dururken daha üşümekte iken yazı getiriveriyorduk evimize. Uzun, sıcak, nemli, yaz günlerine dopdolu bir özlemle sarılıyorduk adeta.

Ancak, birtakım hayalleri ne kadar çok istersek isteyelim yaşama geçiremiyoruzne yazık ki! Olası olanını dahi! Böylece kurguladıklarımızın hayalden öteye geçemiyor olması hazinleşiyor. Onca yapmak istediklerimiz, görmeyi şiddetle arzuladıklarımız, hevesleniptekrardan hatırlamak için fırsat kolladığımız her şey bir anda bitiyor.Bitiyor ve öylece kalıyor.

Öylece kalıyormuş evet. Bunu bu yaz tam manâsıyla anladım. Gözlerimi söküp atasım geldi. Vücudum bir duvardan farksızdı. Kaskatı olmak ne demekmiş, öylece... Ellerim kollarım yokmuş gibi, sanki kalbime prangalar takmışım gibi, solgun çehreme bakamamak aynalarda… Üzgün bedenime sığamamam…Şiştim Allahım,diyemeden…Ruhumun beni bir balonmuşcasına şişirdiğini, an gelecek patlayacağımı bilemeden…

Meğerse, yas böyle bir şeymiş! Yağlarının hücrelerine tutunuşuymuş ısrarla. Üzüntünün, ısrarla,hiçbir yerinden gitmek istemeden, en yaralıykenki haline dadanmasıymış. Yasımı yaşıyordum sesimi içime akıta akıta.Birdenbire şişiyor, çığlık çığlığa ağlayamadıkça daha da genleştiğimi daralan giysilerimden anlıyordum.

Dediler ki yas böyledir. Ağla dediler.Çok ağlamalısın.Yasını yaşamalısın doyasıya.

Yaşadım. Yaşıyorum. Ve hâlâ. Kabullenerek. Sakinleşerek…

Acım benim acım. Dinmez dinmeyecek.

Eylüldü. Dedik ki birkaç gün yazlığa gidelim hep birlikte. Kardeşim, yeğenlerim, biz, hepimiz orada olalım. Bari kış gelmeden gidelim kibabamı sevindirelim.Üç beş gün geçirelim.Annem sevinir de, babam da sevinsin.Anlar o, görür de bizi mutlu olur dedik.

Böylelikle yazlıkta buluştuk. Bir sabah kahvaltıda misafirlerimiz de vardı. Onları severim, muhabbetimiz güzeldir.  Kahvaltımız bitmişti.Kahvelerimizi içiyorduk, birden az irice bir böcek uçuverdi üstümüzden. Onu bilenler vardı aramızda:‘‘Muştucu böceği bu muştucu!’’ dendi, uçmasını takip ediyorduk ilgiyle.

Bunu duymadığımı, bilmediğimi söyledim.Neyin nesidirdiye sorduğumda, müjdeleyen anlamına gelen bu böceğin, girdiği evlere ya da ortamlara müjde getirdiğine inanıldığını öğrendiğim o anlarda ürperdiğimi nedense söyleyememiştim.

Kelime anlamını öğrenmeliydim. Muştucu demek ne imiş? Muştu getiren, savacı, müjdeci imiş. İkinci anlamı ise, girdiği evlere sevindirici haber getirdiğine inanılan, kelebeğe benzer kahverengi bir böcekmiş.

Tabii öğrenmenin sonu yok! Hayatımız bitene dek öğrenciyiz. Bundan nemalanmak lazım. Öğrenciyim diyebilmekten elbette. Ancak o zaman bir şeyler öğrenmeye açık olur insan. Yeni bir şeyler öğreneyim diyerek çırpınan olmak, insanı yücelten durumlarla karşılaştırır. Çünkü bir şeyi öğrenirken, bilmeyi arzulamakla kişi kendine yaptığı iyiliğin farkında olmalıdır.

İlginçtir, muştucu böceği evimize gelmişti o sabah. Birkaç gün, ara sıra bu misafir böceğin müjdeleyeceği ne olabilir ki diyerek yorumlamıştık.Böyle şeylere inanmak da ayrı konu.

Ayrılma vakti geldiğinde herkes evine, şehrine, işine dönmüştü.Haliyle unutuldu tabii muştucu.Sahilin, yazlığın, denizin, sohbetin, tadını doya doya çıkaramadan bitivermişti günler.

Babamın çocukluğuydu buralar. Deniz, sahil, bahçeler, ekmek kokuları, balıklar, türlü türlü hayvanlar, çeşitli meyveler... Özellikle hayvanları çok severdi babam. Belgesellerini soluksuzca izlerdi.

Ardıç’tan ayrılırken ardıma bakamadım. Onun tatlı bakışını görecektim. Sevgi dolu yaşlı gözlerine değecekti gözlerim terastaki köşeden. Bakamadım. Dönmedim ardıma.

Günler sonraydı. Anladım ki babam o muştucu böceğiydi.Evine gelmişti o sabah. Mutluydu bizi gördüğüne!

Umutluydu, huzurluydu. Öyle kitülden ince kanatlarını çırparak çabucak gitmişti.

uç uç uçarak…

 

Nermin Ayduran

1 Kasım 2019

Facebook Yorum

Yorum Yazın